Tevhide Doğru

1/6/2009 - Tevhid'in Anlaml ?

Kategori: _ TEVHID _
TEVHID

Tevhidin birinci basamağı herşeyin bir yaratıcısı olduğunu, o yaratıcının belli bir tedbir ile yarattıklarını ayakta tuttuğunu bilmek ve kabul etmektir. Bu, düşünen insanın aklıyla ulaşabileceği bir noktadır, aynı zamanda elçiler de düşünen, düşenmeyen herkese bunu ayrıntılarıyla bildirmiştir.

Ondan sonra bir yaratıcının varlığını bildiği, O’nu Rab olarak kabul ettiği halde birçok ilahlar edinen insanlarla bütün peygamberler uğraşmış ve Rab olarak tanınan yaratıcının, aynı zamanda kendisine ibadet edilmesi gereken tek ilah olduğunu tebliğ etmişlerdir. İşte bu yüzden Lâ Rabbe illallah değil La ilahe illallah tevhidin ismi olmuştur. Halbuki la Rabbe illallah cümlesi onunla Allah kastedildiğinde doğru bir cümledir fakat, Allah’a ortak koşan müşrikler zaten Rab olarak Allah’ı tanımakta, fakat kendisine ibadet edilen, yardım istenilen, sığınılan, tevekkül edilen, hükmüne boyun eğilen ilah olarak araya bir takım aracılar veya –kendilerince- hak sahibi başka veliler koymaktadırlar. işte Rab olarak Allah’ı birleyen bu müşriklere ilah olarak da Alah’ın birlenmesi gerektiğini bildiren peygamberlerin sözü La ilahe illallah olmuştur. Nitekim müşriklerden bahsederken…

Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? "Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?

İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz ? [1]

(Resûlüm!) De ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?

"Allah'a aittir" diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de.

Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor.

"(Bunlar da) Allah'ındır" diyecekler. Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız! De

Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.

"(Bunların hepsi) Allah'ındır" diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz?

Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; onlar ise hakikaten yalancılardır.[2]



Müşriklerin peygamberlere savaş açmaları, inkarcılıklarından değil, bir tek rabbın varlığına inanmayı tevhid zannetme yanılgısındandır. Onlara göre yaratan, rızık veren öldüren ve dirilten, yağmuru yağdıran, nebatı bitiren vs. “birdir” demekle tevhid gerçekleşir, ondan sonra o bir olan Rabbe yakınlaşmak için aracılar, vesileler edinmek ve her yolu denemek, yeryüzünün idaresine Allah'ı karıştırmadan firavunların emrine âmâde olmak caizdir sanırlar.

“…Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir! [3]



“Dikkat et halis din Allah’ındır, onu bırakıp Allah’tan başka veliler edinenler, onlara bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler.[4]

Halbuki Allah kendisinin Rab olarak birlenmesini tevhid olarak yeterli görmemekte, ilah olarak da birlenmesini emretmekte, ibadetin bir bölümünün Allah'a yaklaşmak için bir takım velilere yapılmasını yasaklamaktadır. Nitekim günümüzde yapılan şeyhi, üstadı, efendiyi, övmede, sevmede aşırı gitmek, kalbin tevekkülünü ona sevketmek, onların gazabından korkmak, onların rızasını aramak, o hoşnud olursa Allah'a yaklaşılır zannıyla onu ta’zim etmek,Allah'ın hükmüne aykırı olsa dahi şeyhinin emrine itaat etmek bu türden şirktir. Ayrıca onlarda birtakım ruhani güçler bulunduğuna, görevlendirilmiş ulu kimseler olduklarına, şefaatçi olduklarına inanarak onlar karşısında küçülmek ve yaranmaya çalışmak, bazı sıkıntıların giderilmesi için istiane ve istiğase ile onlardan ummak, şirktir. Onların Allah'a bir vesile, aracı, yaklaştırıcı olduğuna inanmak da tıpkı müşriklerin ”Bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara kulluk ediyoruz.”[5] demeleri gibi şirkin en büyüğüdür. Fakat imtihanın sırrı gereği olsa gerek bu şirki kimse sahiplenmez ve biz müşriğiz demez. Onların da aradığı Allah'ın rızasıdır fakat her zaman yeryüzünde gözlerinin gördüğü bir diriyi veya onun kabrini veya hatırını hürmetini put edinmişlerdir. Müşriklerle peygamberler arasında binlerce yıl süren kavgalar, tartışmalar günümüzde de devam etmektedir ve kıyamete kadar da sürecektir.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Yunus Suresi 31,32

[2] Mü'minun Suresi 84-90

[3] A’raf 54

[4] Zümer Sûresi 3

[5] Zümer Sûresi 3

 
Yazarı: TasavvufaSon
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1/6/2009 - TEVHİD VE TAĞUT

AMENTULERIN ÇARPIŞMA MEYDANINDA TEVHİD VE TAĞUT

Yeryüzünde salah ve fesadın menbaı olan iki kavram vardır: Tevhid ve Tağut. Tevhid salahın menbaı,Tağut ise fesadın kaynağıdır. Tevhid'in olduğu yerde

Tağut olmaz, Tağut'un olduğu yerde Tevhid olmaz. Bu ikisinden birisinin olması için ötekinin yok olması gerekir. Allah-ü Teâlâ değişmez hayat mektebimiz

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Her kim Tağut*u inkar edip de Allah'a iman ederse kapmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, "(l) Dikkat edilirse bu Ayet-i

Kerime'de Tevhid ile Tağut birarada iki zıd kutup olarak gündeme gelmişlerdir. Ta-ğut'un inkarından sonra Allah'a iman etmekten ibaret olan Tevhid'e ulaşılır,

Tağut'u tasdik ile birlikle Tevhed'e ulaşılmaz. Aksine Tağut'u tasdik eden bir kimse Tevhid'den mahrum kalır. Çünkü Tevhid; hayatı insanlara değil, Allah'a

bağlamaktır. Başka bir ifadeyle Tevhid; Allah-ü Teâlâ'nm ortaya koyduğu herşeyi kabul etmektir. Yani Tevhid; Allah'ı birlemektir, Onu bir tek kabul etmektir.

Tevhid; islam inancının temelini oluşturur. Bir inanç ve hayat anlayışı olarak Tevhid; tarihi tasdikten geçmiş bir değerdir. Bütün peygamberlerin ittifak ettiği ve

mesajlarına temel yaptıkları bir esastır. Sadece kalplerde değil, fiillere yansıyan, insanları kardeşliğe çağıran, evrensel mesajdır Tevhid. Alemi ve bütün insanlığı

ırk, bölge ve imtiyaz gibi sun'i varlığın sırlarını çözmeye davet eden bir düşünce dinamizmidir. İnsanın halifeliğim gerçekleştirmesi için esaslar koyan, hak ve

hukuk sistemidir. Dünyayı refahın, huzurun ve saadetin beşiği yapmaya davet eden bir aksiyondur. (2) Tevhid; peygaberlerin mesajının kaynağıdır, özüdür. (3)

Daha açık bir ifadeyle rabbani davanın değişmeyen esasıdır. Allah-ü Teâla hayat rehberimiz Kur'an-ı KerinVde şöyle buyuruyor: "Andolsun kî, biz her ümmete;

"Allah'a ibadet edin, Tagut'a kulluktan kaçının" dîye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir." (4) Dikkat edilirse peygamberlerin tebliğ ettikleri

Tevhid; Ta-ğut'a kulluktan kaçınıp Allah'a ibadet etmeye sımsıkı sarılmaktan ibarettir. Tevhid; yerde Allah, gökte Allah, evde Allah, mek-tebde Allah,

mahkemede Allah deyip hayatı bir bütün olarak Allah'ın hüküm ve yasalarına kaydsız şartsız teslim etmektir. Yani Tevhid; hayatımızda iki ilaha değil, bir tek

ilaha inanmak ve boyun eğmektir, Tevhid; Allah-ü Teâlâ'mn bütün sıfatlarını tam bir tasdikle kabul ve ikrardan ibarettir. Allah-ü Teâla hakkında tecsimi, teşbihi,

nicelik ve niteliği, zaman ve mekan ka-yıdlannı reddetmektir. Tevhid; sahili bulunmayan uçsuz bir deryadır. Tevhid; Allah-ü Teala'ııın kulları üzerindeki

hakkıdır. Dolayısıyla onun sınırlarını belirlemek yalnızca O'nun hakk lir. Tevhid; vicdanlarda yer eden iman, kainatın tefsiri ve hayatın değişmez en hakiki

nizamıdır. Peygamber (s.a,v)1ın mesajı, hayatı tâğutların saltanatından kurtarıp sadece ve sadece Allah'a teslim etmekten ibaret olan Tevhid idi. Yani Pev.eamber

(s.a.v) insanlığa Tevhidin eğitim ve öğretimini yaptırmıştır. Nitekim AUah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları elçiye, ümmi

Peygamber'e uyanlar (var ya}? işte Q Peygamber olarak iyiliği emreder, onları kötülükten me-neder, onlara temiz (ve güzel) şeyleri helal, pis (ve zararlı) şeyleri

haram kılar. Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zinciri atar.

O peygambere inanıp ona say* gı gösteren, yardım eden re onunla birlikte gönderilen Nur'a (Kur'an'a Şeriat'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.1' (5) Dikkat

edilirse bu ayet-i kerime'de Peygamber (s"a.v)fın tebliğ ettiği "Tevhid71 gündeme getirilmiştir. Peygamber (s.a.v)'ın tebliğ ettiği Tevhid; mükellefin Allah'a kutluk

etmek için sırtındaki sahte ilahların insan fıtratıyla çelişen ve çatışan yüklerini indirmesi ve boynundaki kölelik zincirlerini parçalaınasıdır. Evet sırtındaki sahte

ilahlara mahsus olan yükü indirmeyen ve boynundaki kölelik zincirlerini parçalamayalım Tevhidi yoktur. Tevhid; Bid'atlardaıı, felsefi kuruntulardan,

beşeri ideoloji'izmlerden bıkmış ve usanmış insanlar için biricik çar -i felahtır. Bundan Ötürüdür ki Ulema-i Kiranı, Tevhid, cennetin miftahıdır, demişlerdir.

Tevhid; "La 'lahe illallah" düsturunu kalben tasdik ve lîsanen de İkrar etmektir.



Yani Tevhid; basegmek için başkald rmaktır. Evet, Allah-ü Teâlâ'ya basegmek için Fi-ravunlara, Nemrudlara, Tiranlara, Karunlara, Krallara, Bel'amlara ve

Tağutlara karşı başkaldırmayan, kendilerini toptan reddetmeyenlerin Tevhidi yokîur. Tevhid, Tağut'un 'red ve inkarından sonra ortaya çıkar. M, Hamdı Yazır

(r.a) bu konuda şöyle diyor: "Tevhid'in sartı^ Tağutlan inkar etmektir. Mümini muvahhid olmak için Allah1a iman'dan evvel Tağutlan asla tanımamağa

amıeylemektir." (6) Görüldüğü gibi Tağutlan. inkar, Tevhid'e ulaşmanın İlk adımıdır. Yani Tevhid, Tağut1 u inkarla başlar. Tağut; Allah-ü Teâlâ'ya karşı

haddi aşan ve bizzat Allah ile Hudud yarışına giren kimsedir. Başka bir ifadeyle Tağut; Allah'a karşı istiğna duygusuna kapılıp insanlar üzerinde Rablık iddiasında

bulunandır. Allah-Ü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Hayır, insan tuğyankarhk eder, kendini müstağni görmekle." (7) Dikkat edilirse Allah'a karşı istiğna duygusu,

tuğyankarlığın alametidir.


Tağut; taş, şekil, ya da put olsun, Allah'tan başka kendisine ibadet edilen herseydir. Esasen Tağut, insanı Allah'a kulluktan çıkarıp

Allah'ın gayrisine kulluk etmeye zorlayan ve davet eden herseydir. (8) İbn-İ Kayyim el-Cevziyy şöyle diyor:"Peygamber (s,a.v)1ın getirdiklerinden başkasının

hükmüne başvurmuş, onun getirdiklerinden başkasıyla insanları muhakeme edenler de tağulun hükmüyle hükmetmiş olur, Tağut İse; ibadet edilen olsun,

kendisine uyulan olsun, itaat edilen olsun, kulun kendisi sebebiyle haddini aştığı herseydir. Buna göre bir kavmin tağu-tu, Allah'tan ve peygamber (s.a.v)'den

başka hükümlerine başvurdukları yahut Allah'tan gelmiş bir delil olmaksızın kendisine uyduktan ya da Allah'a itaat olup olmadığını bilmedikleri hususlarda

itaat ettikleri kimsedir. İste bu dünyanın tağutları bunlardır. Bunlar ve bunlarla birlikte insan- lann durumu üzerinde dikkatle düşünecek olursanız; onların pek

çoğunun Allah'a ve Resulü'nün hükmüne başvurup onların hükümleriyle hükmedecekleri yerde tağutun hükmüne başvurup onun hükmüyle hükmettiklerini

görürsün. (9) Tağut; Allah'ın hükümlerine rağmen kendi heva ve hevesinden bütün ve kanunlar uyduran kimsedir.

Esasen Allah'ın şeriatı'na mukabil ve onun yerine geçmek üzere kanun, ilke, yasa, anayasa uyduran her meclis, her

parlemento, her kongre ve her kurultay bir tağuttur. Şunu bilmekte fayda vardır: "Hakimiyet kaydsız şartsız Allah'ındır" düsturunu reddederek "Hakimiyet

kaydsız şartsız Milletindir" safsatasının gölgesinde nücerred kendi aklıyla kanun uyduran veya başkaları tarafından uydurulan kanun ve yasalara "evet" diyerek

muvafakat gösteren her parlamento ve parlementer de bir Tağut'tur. Tağut; Allah-ü Teâlâ'ya karşı budud tayin ederek bizzat hudud yansına giren kimdedir*

Bu konuda M. Ham-di Yazır (r.a) şöyle diyor: "Tağut; İbn-i Cerir et- Taberi'nin tarifi veçhile: Allah'a karşı fuğyankar olup kahru cebrile veya bimza perestiş

edilip mabud turulan gerek insan, gerek şeytan, gerek vcscn, gerek sanem ve gerek sahif herhangi bir şey demektir.Bunun tefsirinde; Şeytan veya sahir veya

kahin veya insü cinnin mütcmerridleri veya Allah'a karşı mabud tanıtıp razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya esnam diye müteaddid ve rivayetlere tesadüf

edilir... Kadı Beyzavi buna; Allah yolundan menedenler fıkrasını da ilave etmiştir... Demek ki Tevhidin şartı masivallah'a / Allah'ın dt-şındakinc küfretmek değil,

masivallah'dan uluhiyeti nef- yetmek ve bu meyanda Tağutları fcüfreylcmek yani onları hiç tanımamak." (10) Dikkat edilirse Tağut'un iki boyutu vardır: Birincisi

Allah'a karşı başkaldırmak, ikincisi ise Allah yerme insanlara karşı Rabhk taslamaktır. Aynı şekilde Tevhid'in de iki boyutu vardır: Allah'a karşı baskaklıran

Tağut'lan redd ve inkar etmek, ikincisi ise Allah'a iman etmektir.


Dolayısıyla Allah'a iman etmek olan Tevhid gündeme getirilirken mutlaka Tağut'un inkarı da gündeme getirilmelidir. Allah-ü Teâlâ'ya iman etmek ne kadar önemli ise, Tağut'u

inkar etmek de o kadar önemlidir. Tağut1u inkar etmenin önemi, Allah'a iman etmenin öneminden ileri gelmektedir. Bunun için Ashab-ı Kiram'ın kendi

çocuklarına öğrettikleri ilk kelimelerden birisi de, "Amentü Billah ve Kefertü Biuağut" {Yani Allah'a iman ettim, Tağutu da inkar ettim, reddettim) kavlidir (l 1)

Sonuç olarak bir kİrnse, sadece "Allah'a iman ettim11 demekle Tevhid'e ulaşmaz. Bir kişinin Tevhİd'e ulaşması için AlialVa iman etmekle birlikte bir de Tağut'u red

ve in--kar etmesi lazımdır. Dolayısıyla İslami hayata girmek İsteyen bir kimse, herşeyden önce Tevhid ile Tağut kelimelerinin manasım öğrenecektir. Çünkü

Tevhid, bütün ibadetlerinin esasıdır.(12) Tağut ise, şirk1 in her boyutunun altyapısıdır* İbn-i Ehil İzz bu konuda şöyle diyor: "İslam'a ilk olarak Tevhid ile

girilir. Dünyadan yon olarak onunla çıkılır. Nitekim Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor: "Son sözü La ilahe illallah olan cennete girer." Evet, Tevhid; ilk ve

son vacibdir." {13) Dolayısıyla diyoruzki Tağut ilk inkarımız ve değişmez son düşmanimızdır. Tevhid ise önsözümüz.Başka bir ifadeyle Tevhid ön ömrümüz ve

son ömrümüzdür.
l-Bakara Süresi / 256 2- Şirk ve Müşrik Toplum (Dr. Nadim Macit) Sh:6. Konya / 1992 -3- Şcrhu Akidstü Tahvijye (İbnt Ehil İz/) Sh:69, Beyrut / 1988 4-Nah!Süresi /3 5-A'rafSüresi/157 6-HakDiniKur1anDİH(M.HamdiYazır)Ç:21Sh:87J,lst/l97L 7-Alak Süresi/6-7 8- Tefsirü Garibi'1 Kur1 an (Ibn-i Kutcybe) Sh: 128, Beyrul /1978 9- A'laırm1! Muvakkin An Rabbi'l Alemin (tbn-i Kayyım) C:l, Sh:40h Beyrut/1991 10- Hak Dini Kur'an Dili (M, Hamdi Ya/.ır) C:2, Sh: 869-871, ist /197I 11- 5ünen-iDaremi(Daremi)C;2, Sh;404, Beyrut /ty. Sünen (Jbn-i Şeyhi) C:i, Sh:34S, Beyrut /ty. 12- TathİTu'l İtikad An Edrarıi'l İlhad (Hs-Sananı) Slı:2R, Medine
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1/6/2009 - Allah'la Aralarına Aracı Koyanlar ve Kur'an'ı Herkes

Allah'la Aralarına Aracı Koyanlar ve Kur'an'ı Herkes Anlamaz Diyenlere Cevap

       

       Şirk, yalnız Allah'a ait bir kısım isim ve sıfatları başka varlıklarda da görmek, onları o konuda Allah ile ortak saymaktır. Bu varlıklar daha çok, din büyükleri olur. Onlar Allah'a yakın bilindiği için o isim ve sıfatları onlara vermek fazla rahatsız edici olmaz. Bu, onları Allah'a karşı arabulucu konumuna sokar. Allah ile olacak işlerde bunların aracılığına ihtiyaç duyulmaya başlanır. Artık onlara, Allah'a boyun eğer gibi boyun eğmek zor olmaz. Böylece o büyüklerin her biri bir İlah yerine konmuş olur.

Tuzağın önüne hoş şeyler konur. Din büyükleri bu konuda bulunmaz bir malzemedir. Tuzağın iki büyük engeli akıl ve Kur'an'dır. Engelleri aşmak için duygusallık öne alınır. Dinin akıl değil, bir gönül işi olduğu söylenir. Bu, insanları, Kur'an'ı anlayamayacakları yalanına inandırmayı kolaylaştırır. Artık önlerine hangi ayet konsa görmezlikten gelirler. Kendi özgüvenleri kaybolur. Üstlerine pislikler yığılmaya başlar "Allah'ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması sözkonusu değildir. Allah, aklını kullanmayanları en yüz kızartıcı iğrençliğin kucağına atar".(Yunus - 100) Şeytanlar başlarını sarar, onlarla yakın arkadaş olurlar. Doğru yolla ilişkileri kesilir ama kendilerini o yolun ortasında sanırlar. "

 

       "Kim Rahman'ın Kur'an'ından yüz çevirirse ona, bir şeytanı arkadaş veririz ve o şeytan artık onun ayrılmaz dostudur."

       " O şeytanlar bunları doğru yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar." (Zuhruf 36-37)

       

       Bazı insanlar Allah'la aralarında aracı kullanarak duada istekte bulunmaktadırlar. Halbuki Allah'u tealanın insanlara ulaşabilmesi için veya inanların Allah (c.c)'a ulaşabilmesi için aracıya ihtiyacı yoktur. Bunları ileri sürenlerinde şeri bir delili yoktur. Uydurma laflarla, uydurma hadislerle insanları sömürerek bir insanın etrafında toplamaktadırlar. Özelliklede bu insanlara Kur'an ayetlerinin çeşitli anlamlara geldiğini, her okuyan kişinin bunları anlayamayacağını, Kur'an'ı anlamak için alim olmak gerektiğini söyleyerek o insanları Kur'an okumaktan uzak tutmaktadırlar. Kur'an'dan uzak kalan insanlarda artık hakkı aramak yerine onlara söylenenleri hak olarak kabul etmektedirler. Halbuki Allah'u teala Kur'anı kerimde bizlere Ayetlerinin açık, anlaşılır bir şekilde indirildiğini buyuruyor.

       

       "…Gerçekten size Allah tarafından bir ışık, bir açıklayıcı kitap geldi." (maide 15)

 

       "Biz Kur'anı işte böyle açık ayetler halinde indirdik. Hiç kuşkusuz Allah istediği kimseyi doğru yola iletir."  (Hac 16)

 

       "De ki; "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya düşman gruplara ayırarak size birbirinizin hıncını, birbirinizin terörünü, acısını tattırmaya kadirdir. Ola ki, anlarlar diye, ayetlerimizi çeşitli açılardan nasıl açıkladığımızı görüyor musun?(en-am 65)

 

       "O ki, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu şaşırmayasınız diye size yıldızları kılavuz yaptı. Biz bilenler için ayetleri ayrıntılı biçimde açıkladık. (en-am 97)

 

       "Elif, Lâm, Ra. Bu Kur'an, her işi yerinde ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından muhkem, uyumlu cümlelerle örülen, sonra ayrıntılı biçimde açıklanan ayetlerden oluşmuş bir kitaptır." (hud  1)

 

       Bu ayetlerden de açık ve net bir şekilde gördüğümüz üzere Allah (c.c) Kur'an ayetlerini anlaşılması zor ayetler olarak değil de aksine açık, net ve anlaşılabilir bir şekilde indirmiştir. Hala herkes Kur'anı anlamaz, ilmi yetmez gibi düşüncelerle ne Kur'an okuyor ne Sünnete bakıyor. Yardımın yalnız Allah'tan dilenmesi gerekirken onlar ölülerinden yardım diliyorlar buda yetmiyor onları Allah'la aralarında aracı tutuyorlar.

 

       İslam'ı bozan bu durum, Kureyş müşriklerinin işledikleri durumdur. Onlar, Allah-u teala'nın rabliğine iman ediyorlar, fakat bununla birlikte Allah-u teala'ya yaklaşmak için vasıtalar ve araçlar tayin ediyorlardı.

 

Allah-u teala şöyle buyuruyor:

 

       "İyi bilinmelidir ki halis din Allah'ındır. Allah' tan başka dostlar edinenler: "Bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibadet ediyoruz" derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve kafir olan kimseyi doğru yola eriştirmez." (Zümer: 3)

 

       "Onlar Allah'tan başka kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere taparlar ve: "Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir" derler. Ey Muhammed! De ki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir." (Yunus: 18)

 

       İslam'ı bozan bu durum zamanımızda kendisini İslam'a nisbet eden bir çok kimse tarafından işlenmektedir. Öyle ki bu kimseler de tıpkı Kureyş müşrikleri gibi Allah-u teala'ya yaklaşmak için Allah'la kendileri arasında vasıtalar tayin etmişlerdir.

       Fakat zamanımızdaki bu gibi kimselerin Kureyş müşriklerinden tek farkları; kendilerini İslam'a nisbet ederek Muhammed aleyhisselam'ın son nebi ve rasul olduğuna inandıklarını, ona ve Allah katından getirdiklerine iman ettiklerini söylemeleridir. Oysa onlarınki sadece kuru bir iddiadan başka bir şey değildir. Zira onlar, içinde bulundukları durumları sebebiyle rasullerin hidayet yolundan çokça uzaktadırlar.

       Kureyş müşrikleri, Allah-u teala'nın yaratıcı, rızık verici, öldüren, dirilten ve bütün işleri elinde bulunduran yüce varlık olduğuna inanmalarına rağmen yine de müslüman ve muvahhid olarak görülmediler. Bilakis müşrik olarak görüldüler. Zira onlar, Allah'la aralarında vasıtalar tayin etmişlerdi. Tıpkı zamanımızda yapıldığı gibi...

       Öyle ki zamanımızda da mezarları yücelten, onlara kurban kesen, adak adayan, ölülerden medet uman, ölü veya diri kimseleri Allah'ın velisi görüp, onları Allah'a ulaşmada vasıta tayin eden, rabıta yapan ve bunlar gibi Kureyş müşriklerinin yaptıklarına benzer amelleri sergileyen kimseleri çokça görmemiz mümkün.

 

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/5/2009 - Temel kavramlar önemi

 

TEMEL KAVRAMLARIN ONEMI

Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek, anlamının derinliklerine inmek isteyen kimsenin bu dört kavramdan her birinin gerçek anlamlarını bilmesi, tam ve kapsamlı olarak neyi ifade ettiklerini anlaması gerekir. İnsan ilâhın ne olduğunu, Rabb'in ne anlama geldiğini, ibâdetin neden ibaret olduğunu, dinin neye dendiğim anlamazsa, şüphesiz, Kur'an-ı Kerim'in tamamı onun gözleri önünden, mânâsından hiç bir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığını gibi geçer gider. Bu durumda da, tevhidin hakikatini bilemez; şirkin anlamını kavrayamaz; ibâdetini Allah'a tahsis etmeye gücü yetmediği gibi, Din'inde de ihlasla Allah'a yönelemez. Bu dört terimin ifâde etmek istediği mânâ zihinlerde kapalı, karışık kalırsa ve onların mânâları hakkında insanın bilgisi noksan olursa,tabii ki ona Kur'an-ı Kerim'in hidayet ve irşad adına sunduğu şeyler karışık görünür. Kur'an-ı Kerim'e inanmakla beraber, inancı ile bütün amelleri noksan kalır. Durmadan "Allah'tan başka ilâh yoktur" kelime-i tevhidini tekrarladığı halde Allah'tan başka birçok ilâhlar edinir. Her zaman Allah'tan başka Rab olmadığını söyler durur; fakat pratikte Allah'ın dışında başka Rablara itaat eder; boyun eğer. Bütün doğruluk ve ihlası ile Allah'tan başkasına ibâdet etmediğinden, O'ndan başkasına boyun eğmediğinden dem vurur da bunun yanında Allah'tan gayri bir çok ilâhların kulluğuna bağlanır, kalır. Yine aynı şekilde bütün şiddet ve kuvvetiyle Allah'ın dininin gölge ve himayesinde olduğunu bağıra bağıra söyler. Birisi kalkıp kendisini İslam'dan başka bir dine nisbet ederse, ona hücum eder, savaş açar da, bütün bunlara rağmen çeşitli dinlere bağlanmış olarak yaşar durur.

Şüphesiz ki bu şahıs Allah'tan başkasına dua etmez, O'ndan başkasını ilâh ve rab olarak adlandırmaz. Lakin bunu sadece dili ile yapar. Bunun yanında bu iki kelimenin kullanıldığı anlamda bir çok ilâhlar, çeşitli rabler edinir de, bundan haberi bile olmaz. Bu durumdaki birisine, başka başka ilâh ve rableri Allah'a ortak ettiğim ve dinde şirk koştuğunu anlatarak uyandırmak istediğin zaman üzerine hücum eder ve buna şiddetle tepki gösterir. Ama o gerçekte, dinin ve ibâdetin gerçek amaçları bakımından şüphesiz ki Allah'tan başkasına ibâdet etmekte ve O'nun dininden başka bir dine girmiş bulunmaktadır. Buna rağmen böyle bir kimse, gerçekte işlediği amellerin Allah'tan başkasına kulluk anlamına geldiğim bilmez. Oysa içinde bulunduğu durum, aslında Allah'ın hoşnutluğunu taşımayan başka bir Din'in ifadesidir.

İLAH - RAB - İBADET - DİN

Kur'ani kavramların temeli ve Kur'an'ın mesajı bu dört kelimenin çevresinde odaklanmıştır. Kur'an-ı Kerim'in çağrısının özü şudur: Allah bir ve tek İlâhtır; ortağı yoktur. Kulların muhtaç olduğu tek Rab'dır. On’dan başka ilâh da yoktur; Rab da... İlâh'lık ve Rab'lıkta kimse O'na ortak olamaz. İnsana gerekli olan, O'nu tek ilâh olarak kabul etmesi, O'ndan başkalarını Rab kabul etmemesi, başkasının ilâhlığım tanımaması, yalnız O'na ibâdet edip başkasına tapmaması, dinini Allah-u Teâlaya tahsis etmesi, O'nun dininden başka bütün dinlere karşı koymasıdır.

Nitekim bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmıştır:

"Biz senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahy etmiş olmayalım: Gerçek şudur ki, benden başka hiçbir ilâh yok. O halde bana ibâdet edin" (Enbiya, 25)

"Oysa onlar, tek olan bir İlâh’a ibâdet etmekten başkasıyla emr olunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir." (Tevbe, 31)

"Hakikat şu (tevhid ve İslam dini) bir tek din olarak sizin dininizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin" (Enbiya, 92)

"De ki: "O, her şeyin Rabb'ı iken ben Allah'tan başka bir Rabb mı arayacağım?" (En'am,164)

"Artık kim Rabb’ına kavuşmayı ümit ediyorsa salih bir amel işlesin. Ve Rab'bına ibâdette (hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi) ortak tutmasın" (Kehf, 110).

"And olsun ki, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin, tağuttan sakının" diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir". (Nahl, 36)

"Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) ister istemez O'na boyun eğmiştir. Nihayette O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (Âl-İmran, 83)

"De ki: Ben, Allah'a O'nun dininde ihlas edici olarak ibâdet etmemle emr olundum." (Zümer, 11)

"Şüphe yok ki Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz.Öyle ise O'na kulluk edin. İşte doğru yol budur." (Âl-i İmran, 51)

Bu birkaç ayeti yalnızca örnek olsunlar diye sıraladık. Aslında Kur'an-ı Kerim'in hidayet ve irşad olarak getirdiği her şey sadece bu dört terim etrafında döner. Kitab-ı Hakîm'in konusu ve temel görüşü şu dört esastan ibarettir:

Allah, Rab ve ilâhtır. O'ndan başka ilâh da Rab da yoktur. İnsanın yalnızca O'na ibâdet etmesi gerekir. Din'in sadece O'na has kılınması gerekir.

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

23/4/2009 - Zamanı Gelmedi Mi ?

ZAMANI GELMEDİ Mİ ?



Kur'an, Allah bilinci temelinde onu anlamak ve yaşamak maksadıyla kendisine yönelen herkese tüm şek ve şüphelerden uzak bir biçimde rehberlik eden yegâne kitaptır. Cahiliyyenin karanlığını delip geçen yıldızdır o (et–Tarık) ve hiç kuşkusuz hayatın kitabıdır. Bununla birlikte Kur'an'ın ortaya koyduğu hedef onu öncelikle dünyevi kılmaktadır zira ;

"Allah selam, esenlik yurduna çağırır..." (Yunus :25)
"İman edip salih amellerde bulunanlar için içlerinde ırmakların çağıldadığı cennetler vardır, işte büyük başarı budur."(Buruc : 11 )

Dolayısıyla şunu iyi kavramalıyız ki, nihai hedefe yani selam yurduna, o büyük başarıya giden yol öncelikle bu dünya hayatından geçmektedir, bir başka ifadeyle dünya ahiretin tarlasıdır ve Rabb'in esenlik yurduna çağrısı hem bu dünya hayatına hem de ahirete yöneliktir. Bu bağlamda Kur'an öncelikle yeryüzünde insan eliyle Allah'ın hükümranlığının tesis edilmesini istemektedir ve bunu insan açısından bir imtihan konusu haline getirmiştir.

"Kur'an'ın değişmez sabit amacı dünyayı yönetmektir"(1) ki, yaratan Rabb'in ilahi kelamında bizleri yükümlü kıldığı ibadetler bu hedef doğrultusunda mücadele edecek insanın ve dolayısıyla kitlelerin inşasını amaçlar; hayatıyla hakikate şahitlik edecek bireylerin ve buna bağlı olarak insanlık üzerine şahit olacak bir toplumun inşası... Zira ibadetler bizi yüce yaratıcının bizlere yüklediği görevleri yapabilecek kıvama getirir.

"Ey insanlar, sizi de ve sizden öncekileri de yaratan Rabb'inize ibadet/ kulluk edin ki, O'na karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız."(Bakara : 21)

Öyle ki, gerçek anlamda toplumsal bir ahlak ancak ve ancak Allah bilinci temelinde oluşur, merhum Akif'in ifadesiyle "Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır; fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır." Dolayısıyla yeryüzünde insan eliyle ilahi bir medeniyetin inşası ancak göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin sahibine karşı duyulacak sorumluluk bilinci yani takva ile mümkün olabilir. Çünkü "sonuç takvanındır"(Ta-ha : 132) ve hiç şüphesiz "yeryüzüne Allah'ın Salih / dürüst ve erdemli kulları varis olacaktır."(Enbiya : 105) Yeryüzünde güç ve iktidar sahibi olmak ise yalnızca hakka kulluk etmekle (tevhid ile) kaimdir, sözle ve şeklen değil ancak sorumluluk bilinci temelinde manevi–ahlaki ilkelere riayet etmektir aslolan, zira "Gerçek iyilik yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmek değildir." (Bakara: 177) Aksi halde kavramları söylemlere ve şekillere mahkûm etme yolunu benimseyenler bugün altından kalkamadıkları bu toplumsal enkazın müsebbipleri olduklarını bilmelidirler.

Ancak ne var ki, Kur'an günümüz dünyasında müslümanların büyük bir bölümünün zihninde bu anlam ve amaç bütünlüğünden uzak bir biçimde yer etmekte ve şekillenmektedir. İlginçtir ki, Allah'ın kitabının öncelikle dünyevi oluşu yani onun öncelikle dünya işlerinin düzene konulması için vahyedilmiş olması yine bir takım dünyevi korkular adına göz ardı edilmekte ve ilahi kelam Müslüman zihinler tarafından çoğunlukla gerçek anlam ve amacının dışında algılanmaktadır. "Günümüz müslümanı"nın mevcut küresel sistem içerisinde ortaya koyduğu yaşam biçimi ise bunun canlı ispatıdır. Bir başka ifadeyle mevcut sosyo–ekonomik şartlar içerisinde korkularımız ve endişelerimiz nihai olarak tamamen dünyevidir. İşte bu nedenle vahdetten uzağız ve gereken kurumları tesis etmekten aciziz. Öyle ki, "Kur'an'ın bizden tesis etmemizi istediği toplumsal ve siyasal kurumlarla bizim kurduğumuz ve tarihi süreç içerisinde geliştirdiğimiz kurumlar arasındaki uçurum"(2) bunu bire bir doğrular niteliktedir.

Dolayısıyla kitaba bütüncül ve eylemsel olarak değil dünyevi korkular doğrultusunda kısmi ve şekilci yaklaşmanın faturasını bugün yeryüzünde ezilip horlanmak suretiyle çok ağır bir biçimde ödemekteyiz. İşte tam bu noktada kendi kendimize sormamız gereken soru şu olmalıdır:

"Madem ki, dünya ahiretin tarlasıdır. O halde bu tarlayı ekmeden, yeryüzüne atanmış bir halife olarak Allah'ın arzında istenilen düzeni tesis etme amacından ve bu doğrultuda ortaya konması gereken mücadeleden yoksun bir hayat tarzı ile nihai hedefe ulaşmak mümkün olabilir mi?"
Yaradılış amacından uzak, Allah'ın dininin değil; kendi kafasında kurduğu ve kutsala fatura ettiği dinin mensubu olmayı yeğleyen bir zihniyetin nihai kurtuluştan payı olabilir mi?
Dünyaya gereği gibi sahip çıkamayan, kendisine bahşedilen kabiliyetleri yüce yaratıcı ile yaptığı fıtri sözleşmenin gereği olarak tam kapasite ile O'nun hizmetine sunamayan, dolayısıyla yeryüzünü sahibinin emrettiği şekilde imar edemeyen, aklı ve vicdanı felç olmuş bir anlayışın çocukları sonsuz mutluluğa nasıl erişebilirler?

Yükümlülüklerini gerçek anlamda yerine getiriyormuşçasına sahte bir iç huzuru içerisinde hareket eden iflas etmiş bir zihniyet... Oysa Kur'an Allah'ın ortaya koyduğu nihai hedefe (ahirete) paralel bir dünya medeniyeti tesis etmenin, yeryüzünde adaleti gerçekleştirmenin el kitabı olarak algılanmalı değil miydi? Zira bu nedenle "Allah elçilerini apaçık belgelerle göndermiş ve beraberinde kitabı ve mizanı indirmiştir"(Hadid : 25) ve ilk nesil Müslümanlar "bu görevi yerine getirme gücünü kıldıkları namaz, gittikleri hacc ve tuttukları oruçtan aldıkça bir kaç on yıl içerisinde İndüs nehrinden Atlantik okyanusuna kadar milyonlarca insanı kendi imanlarına kazandırdılar."(3) Dolayısıyla insanlığın bugün içinde yaşadığı karanlık dönemden aydınlığa çıkışı ancak ve ancak yeryüzünde tesis edilecek bir vahiy medeniyeti ile mümkündür ki, bunu görev bilmek bizi yoktan var edenin üzerimizdeki tabii hakkıdır.
"Ve böylece sizi ölçülü ve dengeli, orta bir ümmet kıldık ki, insanlık için hayatınızla hakikate şahitlik edesiniz ve rasul de sizin üzerinizde hayatıyla hakikate şahitlik etsin..."(Bakara : 143)

O halde bugün zillete duçar olan ve ellerimizi göğe açarak çığlık çığlığa Allah'tan yardım dileyen bizler bir daha hatırlamak durumundayız:

"Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz Allah'da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır."(Muhammed : 7)

Bunun aksini temenni etmek, bir diğer ifadeyle ekmeden biçmeye kalkışmak, hiçbir şey vermeden çok şey talep etmek ancak ahmaklık olur.

Öyleyse her şey karşılıklı; sünnetullah işliyor ve biz her daim hak ettiğimiz karşılığı alıyoruz. Adı Müslüman da olsa Rabb'in davasına destek olmayan insan beklediği yardımı asla göremeyecektir. Hakikatin saçma ve tutarsız olana (batıla) galebe çalacağına inanmak imanımızın gereğidir ancak tarih boyunca hiçbir zaman zulüm gereken mücadele verilmedikçe yerini aydınlığa bırakmamıştır. Yüce yaratıcının yardımı ve olaylara müdahalesi ancak gereken eylemlerde bulunulması / gerekli mücadelenin ortaya konulması sonucunda vuku bulur. Öyle ki, "Şüphesiz insan için kendi emeğinden başkası yoktur"(Necm: 39) Her toplum kendi düşünce ve eylemlerinin karşılığını görür ve "insanın başına gelen musibetler kendi elleriyle yaptıklarının sonucudur."(Nisa: 79) "...bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da o toplumun durumunu değiştirmez..."(Ra'd:11) Aksi halde burnu sürtülen daima siz olursunuz. Bu Allah'ın değişmez yasasıdır öyle ki sahabe dahi Uhud'da bunun acı tecrübesini yaşamıştır. Allah'ın davasına sadık kaldıkları sürece Allah verdiği söze sadık kalmıştı ta ki, dünyevi kaygılar ve arzular devreye girene dek, ardından yılgınlık, isyan ve emir konusunda çekişme baş gösterince (Kur'an'ın ifadeleri) durum tersine dönmüştü.(Al-i İmran : 152)

Peki, tam bu noktada derin bir çelişki içerisinde olanlar yine bizler değil miyiz? "Allah göklerin ve yerin nurudur..."(Nur : 35) Onun yolunda karanlık yoktur, aksine "Allah iman edenlerin velisidir onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır..."(Bakara : 256) Öyleyse O'nun yolunda yürüdüğümüzü iddia ederken neyin nesidir içinde bulunduğumuz bu karanlık? Kendimizi tastamam görmek bizi aldatıyor, ihtilaflarımız rahmet olacak cinsten çözüm arayışına yönelik ve yapıcı değil, tersine bizi her geçen gün birbirimizden biraz daha uzaklaştıran, parça parça kılan ve bu parçalanmanın doğal sonucu olarak zillete duçar eden türden ve hepsinden de öte birbirimize tahammül edemiyoruz. Oysa iman eden insanlar olarak tek cemaat, tek yürek, tek vücud olmalı değil miydik? Allah'ın birliğine inanan ancak aksine birlik ve beraberlikten uzak yaşayan bizler...

"İman edenlerin, Allah'ın ve haktan indirilenin (Kur'an'ın) hatırlanması için kalplerinin korkuyla yumuşamasının ZAMANI GELMEDİ Mİ ? Onlar bundan önce kendilerine kitap verilen, sonra bunun üzerinden uzun bir zaman geçmesiyle birlikte kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Zira onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdi."(Hadid : 16)

Allah'ın indirdiği vahye karşı kalpleri katılaşan, O'nun vahyine kısmi ve şekilci yaklaşma eğilimi göstererek inancının özünden, manevi–ahlaki ilkelerden uzaklaşan her topluluk yıkıma uğramıştır ki, bunun en belirgin örneğini kendilerine kitap verilenlerin (yahudi ve Hristiyanların) teşkil ettiği görüyoruz. Ancak ne yazık ki, her namazın her rekâtında "bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapıtmışlarınkine değil" diyen bizler her ne kadar kendi üstümüze alınmasak da kendilerini bundan önceki vahiylere nispet eden Yahudi ve Hıristiyanlara yapılan göndermelere bire bir muhatabız.

Eğer bu durumdan kurtulmak istiyorsak yitirdiğimiz anlamları hayatın içerisinde yeniden yakalamak mecburiyetindeyiz. Öyle ki, çoğunlukla gerçek anlamlarından soyutlanarak kısmi ve şekilsel olarak algılanan kavramların yaşam içerisinde işlevlerini yitirmeleri nedeniyle manevi–ahlaki yozlaşmanın baş göstermesi sonucu bugün üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşlarıyız. Sözün kısası bizlerin acil olarak yapması gereken şey artık kendimizi kandırmayı bir kenara bırakarak vahiyle yeniden yüzleşmek ve orta çağdan bugüne intikal eden lafızcı ve şekilci zihniyetten sıyrılarak yeniden vahyin aydınlığına yürümek olmalıdır.

Selam ve dua ile...Atilla Fikri Ergun

DİPNOTLAR:
1. Seyyid Abdüllatif , Kur'an'ın zihni inşası – Pınar yayınları , 1. Baskı Aralık    1995
2. Seyyid Abdüllatif , a.g.e.
3. Roger Garaudy, İslam ve insanlığın geleceği – Pınar yayınları , 5 . Baskı Ocak 2000

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

'HEPİNİZ, TOPTAN ALLAH'IN İPİNE SARILIN, PARÇALANIP AYRILMAYIN...' A'Lİ İMRAN // 103

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
www.tevhidedogru.com
www.tevhidyolcusu.com
www.tevhidnesli.de
www.tasavvufason.com
www.kuranfihristi.net
www.cennetyolu.com
www.namazvakti.com
www.enginnoyan.com
www.gercekyolislam.blogcu.com
www.islamtevhid.blogcu.com
www.mustafaislamoglu.com
www.ayetler.com
Mevdudi (Tefsir )
Seyyid Kutup (Tefsir)
www.darulkitap.com
www.tak-va.com
www.tevhid.eu
www.kuranislami.com
www.kuran.tv
www.kuran.gen.tr
www.kuranyolunda.com
www.kuranrehber.com
www.kuranasorunca.com
www.kurandakidin.net
www.kuranmuslumani.com
www.kurandersi.com
www.hilaltv.org
tevhidinanci.tr.gg
www.tevhidmuallimi.tr.gg
www.abdullahdai.com
www.islam-tr.net
www.e-kuran.net
www.kuranimiz.net
www.tefsirdersi.com
www.mumine.com

Kategoriler

Arkadaşlarım

hulos
tevhidgenc
nurislam
tekhece99
nuralemi
azadgulu
bennur76
Talha Medeni
asligibi
recepatasoy
kocaozu
peygamberhayati
ballarbalinibuldum2
siirseviyorum
huzuralemim
tesetturluyum
gelincigindunyasi
sadık battal
deepfly
nuruahsen
reshamisal
kayipsehir
selam merhaba
Adem Armağan
kirikkalem38
allahimaffet
islam cihad
nuralem
gercekyolislam
mahmudcay
ozumdeozledigim
kurantevhidsunnet
mustafa mazlum